Ayın Röportajı Edebiyat Güncel Haberler Magazin Manşet Röportajlar Sanat Turizm Umut Kaşan

Röportaj Gülsen Tuncer

GÜLSEN TUNCER

Doğum tarihimi yanlış yazıyorlar sen lütfen doğrusunu yaz şekerim diye başladı sohbetimiz. 20 Ekim 1945, Adana doğumlu. Tanıdığım ‘en’ kendinden emin, ‘en’ dayanışma ruhunu yaşatan ve en sevgi dolu e güzel kadınlardan oldu Gülsen Tuncer. Aşk-ı Memnu televizyon dizisi ‘Ahsen Hanım’ karakteriyle tanıdık ve sevdik zaten onu.

 

Başarılı Türk tiyatrocu ve sinema oyuncusu neredeyse Milli halamız oldu Ahsen Hanım rolü ile. İlk profesyonel gösterisini 1968 yılında Haldun Taner  klasiği, başrolde Gülriz Sururi’nin oynadığı “Zilli Zarife” ile yapmıştır. Sanat hayatında kırk yılı aşkın süredir aktiftir. 37 filmde yönetmen yardımcılığı görevini üstlenmiş, şarkı sözü ve diyalog yazımı, çevre düzeni, yapım yönetmenliği görevlerinde bulunmuş hep sanatla iç içe, hep idealist hep çok çalışkan kadınlardan olmuş. Türk sineması için çok kıymetli yönetmen Eşi Engin Ayça ve çok sevdiği kedileri ile huzuru bir hayatı paylaşıyor.

Ege İdea Dergi tarafından bu yıl ilki gerçekleştirilen Yılın Enleri Gala Töreninde Sanat Emek Ödülü ve İdea Dergi dostluk ödülü alan sanatçı; Didim’de her sektörden ve meslek grubundan yılın en iyilerinin ödüllendirildiği özel gecemize katılmadan önce, Dergimizin özel organizsasyonu ile kaybolmaya yüz tutmuş meslek dallarının günümüzde temsilciliğini yapan Didimli çeşitli esnaf, sanatkar ve zanaatlarlara programı çerçevesinde moral motivasyon ziyaretlerinde bulundu. Didim Belediyesini de ziyaret eden sanatçı  Gülsen Tuncer gecede yaptığı ve büyük alkış alan konuşmasında ‘ Öncelikle Ege İdea Dergisine ve bana bu özel ödülü veren Didimlilere çok teşekkür ederim. Bu ödülü Atatürk’ün kızı olarak alıyorum dedi ‘

 

Didim’i biliyorum ve de çok severim, özellikle de kumsalına da bayılırım. Annem hayattayken çok  geliyorduk. Artık çok sık gelemesem de belleğimde çok güzel bir resim olarak duruyor.

 

Didim’e son olarak Ege İdea Dergisinin konuğu olarak geldik. Çok güzel, çok özel, anlamlı bir gece oldu.  Didim’de kaybolmaya yüz tutmuş meslek dallarını yaşatan esnaflara süpriz ziyaretlerimiz oldu, Apollon Tapınağını gezdik. Didim Belediyesi’ne ve Belediye Başkanımıza kısa keyifli bir ziyarette de bulunduk . Nazik hediyeleri için Deniz Bey’e tekrar teşekkür ederiz.

İlgileri için Didim Kaymakamı’na da  ve Didim’de tanıştığım tüm dostlara, sevginize ve siz İdea Dergisi’ne tekrar çok teşekkür ederim. Yeniden davet alırsak ve programımız  da uygun olursa ilkini başlattığımız Yılın Enleri Gecesine gelecek yıl yine gelmeyi çok arzu ederim. Ufak tefek aksaklıklar, şanssızlıklar olsa da  ilki için İdea Dergi’nin yaptığı bu geceyi  de çok önemsiyorum. Gecenin ana Sponsoru olduğunu öğrendiğim Daniş İnşaatın yetkilisi Alaattin Doğan Bey’e de ayrıca teşekkür etmeliyiz. Sanatı ve sanatçıyı , böylesi kültürel etkinlikleri destekleyen iş adamlarımız teşekkürü hak ediyorlar.

Gülsen Hanım Sinemaya Nasıl Başladınız?

LSS de iki yıl okudum. Brecht tiyatrosunu Ayla (ALGAN) abladan öğrendim. Klasik tiyatroyu Yıldız hanımdan (KENTER) öğrendim. Ben tiyatrocuyum. Peki, ben nasıl sinemacı oldum? Ben sinemaya kamera arkasında asistan olarak başladım. O yıllarda eşimden ayrılmıştım. Don Kişot olduğum için nafaka falan da almak istemedim. 12 ay maaşlı çalışırdım. Turneler falan. Sonra birden bire tiyatrolar bir ay iki ay para vermemeye başladı yaz tatillerinde.  Kenterler ve diğerleri hepsi öyleydi.  Hayatta kalabilmek için de çalışmam gerekiyor tabi. Sonra Babam gibi gördüğüm Vedat Türkali kızım seni asistan yapalım dedi.  O sıralar nefretim falan yok Yeşilçam yazlık sinemalara bayılıyorum. Sinema dergilerini okuyorum. Duygusal olarak hiçbir küstahlığım yok.  Ama küçümsüyorum. Sinematek üyesiyim o sıralar Macar sineması Sovyet sinemasını takip eden biri olarak mukayese yapmaya kalktığımda Yeşilçam’ı da küçümsüyorum maalesef. Bana oyunculuk yapar mısın deseler zoruma giderdi bir tiyatrocu olarak. Allah’ın bana bir nimeti olarak gördüğüm asistanlığa öyle başladım. İlk Olarak Lütfi Akad’ın setinde ‘Yaralı Kurt ‘ filmiyle hazırlık dönemi yaşadım. Daha sonra Yeşilçam’da Süreyya Duru, Ertem Göreç Zeki Öktem gibi aklınıza gelecek bütün önemli isimlere asistanlık yaptım. O zamanlarda şimdiki gibi ayakkabıdan, makyajdan, programdan sorumlu ayrı ayrı asistanlar, en aşağı iki yönetmen falan yoktu. Tek asistan vardı o zamanlar ve her şeye o bakıyordu. Ama bütün bunları yaparken öğreniyorsun pişiyorsun.  Bir Filmde Süreyya Bey eğitim gören kızına yanıma yardımcı asistan olarak verdiğin de ne yapacağımı şaşırmıştım. Çünkü ipler elinden gidiyor. Derdin işi yetiştirmek iken bir de onu denetlemek zor oluyordu.  Yardımcı istemediğimi söyledim sonra.  İyi bir set, iyi bir kameraman ve iyi bir prodüksiyon amiri ve asistanı yeter gerisini ben hallederdim. Bu kadar uzun süre kamera arkasında olunca Yeşilçam’ın ne kadar saygı değer bir kurum olduğunu öğrendim. İçine girmeseydim bu ana yapıyı bilemeyecektim. Hiyerarşisinin çok düzgün işlediği kuralları olan bir kurumdur Yeşilçam. Seyirci ilişkisiyle iç mekanizmasıyla saygı değer bir kurumdur. Sinematek ‘in ilk üyelerinden biri olarak Dünya sinemasının süzülmüş örneklerini izleme fırsatım olmuştu. Ama Yeşilçam ‘da çalışmaya başladıktan sonra beni ilgilendiren kamera arkası olmaya başladı. İnsanlar akın akın ailece keyif alarak film izliyordu filmleri. Analiz edince doğru olan olması gereken doğru ve masum bir film sektörü vardı Yeşilçam’da. Kenan Evren gelene kadar bu böyle sürdü. Evren’den sonra porno ve şiddet temalı filmler başladı.

Yeşilçam’da kadın asistan sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.

En fazla iş yapan bendim. Çünkü diğerleri ya evlenmiş ya da ek iş olarak yapmışlar. Tiyatro olmadığı zamanlarda ben şakır şakır asistanlık yapıyordum. Bana neden yönetmenlik yapmadığımı sorarlardı. Cevabım bende yönetmenlik kumaşının olmaması olurdu. Ben çok iyi bir asistanım. Hiçbir konuda bu kadar kesin konuşmam.

Ama yönetmen değilim. Yönetmenlik ayrı bir renk ayrı bir yetenektir. Hoş bu yapanların bir kısmı kadar yaparım ama gerek yok.

 

Nazar boncuğu olsun diye bir belgesel çekebilirim. Ama ben sinema yönetmeniyim diye bu denize atlamam.  Gerek yok. Herkes haddini bilmeli. O yönetmenler de belki asistanlık yapamaz.

Alt yapıyla setçilerle aram çok iyidir. Çekilen zorlukları iyi biliyorum.

İlk filmime başladığım zaman at çiğnedi, köpek ısırdı, 40 tane belayla uğraştım. Uzun saçlarım vardı kasketin için sokardım onları. İlk zamanlar setteki çocuklar bana uzaydan gelmiş mahlûkatmışım gibi davranırlardı. Dayanamayacağımı düşünürlerdi herhalde. Sonra benim sadece işimi yaptığımı kimseyi ezmek aşağılamak bir derdim olmadığını gördüklerinde kaynaşmaya başladık herkes saygılıydı ve bana yardım etmeye başladılar. Mesela en büyük destekçilerimden biri ‘Tecavüzcü Coşkun’du. Harikulade bir çocuktur. Çok ahlaklıdır. İki kız babasıdır ve beni çok sever.  Ben de onu çok severim.  Bana motosikletle seyahat edilecek deseler onunla giderim asla zarar gelmeyeceğini biliyorum çünkü.  Ona biçilen rol Tecavüzcü rolüydü.  Çin tiyatrosunda da bir adama balık tutan adam rolü verilir ve bu adam her zaman sadece bu rolü oynamak zorundadır ki o rolde pişsin. O role bir ton versin.

Uzmanlaşma burada başlar.

Engin’le (Engin Ayça) tanıştıktan sonra olaya çok farklı bir gözle bakmamızı sağladı. O güne kadar sinema konusu çok basmakalıp görüşlerle doluydu. Engin ilk defa Yeşilçam’ı masal sineması olarak değerlendirdi.  Örneğin Lale Belkıs’a sen bir kreş öğretmenini oynatamazsın yahut zavallı bir kadını oynatamazsın. O şuhtur, seksi bir kadındır. Tecavüzcü Coşkun’a aile babası rolünü veremezsin, şeker satan bakkal amca rolünü oynatamazsın. Neriman Köksal’a çocuklarına bakan zavallı bir fabrika işçisini oynatamazsın. Geçmişinde mutlaka bir pavyonda çalışıp tövbe etmişliği olmuştur. Yani demem o ki böyle kalıplar maskeler var. Seyirci tersini oynadığında reddediyor.  Türkan Şoray, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit ama özellikle Türkan Şoray rol gereği 10 yıl genelevde çalışıyor sonra telli duvaklı gelin olarak çıkıyor oradan ama kimse bunu yadırgamıyor.

O da öyle klasikleşmiştir. Ben Engin’den bunu öğrendim. Birden gönül gözüm açılır gibi oldu. Şimdi o gözle televizyona bakmaya başladık yine Engin’in keşfi olan bir şeyi fark ettik. Televizyon dizileri fena halde Yeşilçam’ın ardılıymış. Ben de uluslararası hala ilan edildim zaten. Araplar İranlılar dâhildir. Benim başka türlü bir şey oynamamı kabul etmiyorlar. Bu onları rahatlatıyor.

Şimdi yeni sinemada şizofren bir kadını oynayabilirim, uyuşturucu satan bir kadını. Şimdi sinema ayrı bir dünya. Ama bizim Yeşilçam ve Televizyon izleyicisine saygı duymam lazım. Sinema kimlik göstergelerinden biridir. Kitleseldir. Roman ve hikayeler için de bunu diyebiliriz ama sinema kadaar yaygın ve kitlesel değil.

Analog çağdan dijital çağa geçiş sosyal medya.

Sizin gibi sanatçılar için sizi sevenlerin size ulaşmasını sağlayan bir iletişim yöntemi değil mi?

 

Sosyal medya kullanmıyorum.  Sosyal medyayı ben antibiyotik gibi görüyorum aslında. Yani dozunda ve gerektiği kadar alırsan bedenin için iyi bir şey. Oysa insanlar vitamin hapı yutar gibi bilinçsizce kullandıklarında ruhları ölüyor. Geçenlerde sensation üzerine bir kitap okurken etkilendiğim bir bölümde adam uzaylılarla bir görüşmede niye gelip bizi araştırıyorsunuz diye bir soru soruyor.  Onların cevabı da ” biz o kadar dijital ve mekanikleştik ki duygularımızı kaybettik. Sizden duygularımızı nasıl geri kazanabileceğimizi öğrenmeye çalışıyoruz” oluyor.

Bu bana o kadar doğru ve tanıdık geldi ki… Şimdi bakıyorum 7 den 70 e herkesin elinde telefon. Radyasyonu ve yaydığı garip zararlı enerjileri saymıyorum. Yahu telefon bu ne işe yaramalı? Alo diyeceksin bitecek. Ama öyle değil bütün hayatlar onun içinde yaşanıyor neredeyse. Özel hayat bitmiş. Şu pencereden bakıyorum. Bir sürü meczup dolanıyor etrafta ellerinde telefon önüne bakmıyor araba çarpacak umurunda değil kendini kaybetmiş. Kızlar Allah’ın bu soğuğunda omuzunu düşürüp Galata ‘da resim çekiliyor. E çektin ne yapacaksın? Bilmem kime yollayacağım Ya bu nasıl bir sapkınlık?  Bu hiç normal bir şey değil.  Benim daha kurşun kalem ve beyaz sayfa ile ilişkim bitmedi. Ben her gece 150 sayfa kitap okurum. Bazen 8 de oturup ertesi gün öğlene kadar bir kitap bitirebilirim. .Tiyatroya geliyor insanlar. Bakmıyorum ama gözüm kayıyor ışığına 10 kişi cep telefonuyla meşgul. İnanılmaz bir şey oyun seyredeceğine cep telefonuna dalmış. Her yerde bunu görüyorum sokakta, tiyatroda, sinemada, konserde insanlar telefonlarının içine girmiş durumda.

Sizce sosyal medya insanların farkındalıklarını arttırdı mı? Mesela Kadına şiddet olaylarında baskı unsuru olabilir mi paylaşımlar? Ya da salgın hastalıklar konusunda birbirlerini uyarmaları bir işe yaramaz mı?

Hayır! Hiç bir baskı oluşturduğunu ya da farkındalık yarattığını düşünmüyorum. Kaç kişi harekete geçiyor? Kaç kişi mahkemeye giden üzerine düşüp gerçekten sorgulayan var? Sen onu paylaşarak ev ödevini yapıp vicdanını rahatlatmış oluyorsun. Toplum böyle deşarj oluyor. Eyleme geçilmesini engelliyor. Termik santrallere kaç kişi hayır diyor?

 

Okumak ve dokunmak kişiyi geliştirir diyoruz. Sizin için en önemli Türk Yönetmenin yaşam öyküsünü yazın diye bir ev ödevi verdim öğrencilerime Marmara Üniversitesindeyken. Çocuğun biri ödevini geç getirdi. Lütfü Akad’ı seçmiş. Neden geç getirdin dedim. ” Hocam nerede yaşadığını bulamadım” dedi. ”Oğlum bulamazsın adam öldü” dedim.  Çünkü internette onun baktığı kaynakta öldüğü yazmıyor! Sıradan bir figürasyonu sormadım ki Lütfü Akad bu çıldıracağım. Eskiden yazılmış bir kaynağa bakıyor ve onun dışında kaynaklara başvurmuyor.  Kur’an kelamı gibi niye bir kere bakıp tamam diyorsun? Bizim yapmamız gereken öğrenmek öğretmek fark etmek ve farkındalığı yaymaktır. Bu dijital dünya farkındalığı engelleyip insanları tembelleştiriyor ve manipüle edilmesi en basit alanlardan biri olarak beni korkutuyor.